0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

11. BÖLÜM

Yazı Boyutu
100%

11. BÖLÜM

"O olduğundan emin misin?"

"Dostum bin kere evet dedim ya!"

"Bin kere söylemiş olsan da emin olamıyorum."

Özgür'e bezgin bir solukla karşılık verdim. Gün ayar aymaz onun evine gelmiştim, geceyi de şüphelerimi mantığa kavuşturarak geçirmiştim. Bu herife dost diyordum ama söylediğim hiçbir şeye inanmıyordu.

"Aynı ayakkabı hırsız da da market çırağında da olabilir," dedi, saymadım ama bunu dört kere falan söylemişti. "Şu sıralar herkes aynı ayakkabıları giyiyor."

"Sana bu kadar basit olmadığını söyledim," dedim açıklamaktan yorulmuş şekilde. "Hali tavrı tedirgindi, her zaman şakalaşan eleman yüzüme bile bakmadı. Tuhaf, durgundu. Ve en önemlisi, Kemal'in evde olmadığını bilen bir diğer kişi oydu!"

"Evet, böyle söyleyince taşlar yerine oturuyor." Çenesini sıvazlayarak dolanmaya son verip yüzüme baktı. "Peki... o senin olduğunu anlamış mıdır?"

"Sanmıyorum. Yüzüme bile bakmadı, beni umursamadı. O da düşünceliydi, bir daha yapacak cesareti bulamaz."

"Gerçi... bizim yaptığımızı bilse bile kimse söyleyecek ki, nasıl anlatacak? Hırsızlık yaparken mi gördüm diyecek?"

"Yani... Diyorum ya zaten, korkmuştu! Unutmak istediği bir gece olduğuna eminim."

"Kemal'in evde para sakladığını ondan iyi kim bilecek ki? Ama... marketi neden soymamış da evine girmiş?" Bu soruyu sorduktan sonra kendine göz devirdi. "Marketi nasıl soyacak ki, onun soyduğu hemen fark edilir."

Başımı salladım. "Elbette."

"Fena bir bok yiyormuşuz gibi hissediyorum." Ellerine beline yaslayıp önüme kadar yürüdü. "Bu gece son kez deneyeceğiz, bir kere daha olmayacak."

Sözleşmek için elimi uzattım. "Zaten öyle."

Benimle el sıkışıp kendisini yanıma attı, göğsünü şişiren nefesler aldı. Okula gitmek için kıyafetini giyinmişti, ben çantamı bile almadan çıkmıştım. Fakat okula gidecektim, Tanyeli'yi belki de son kez görecektim. Yakalanacağımızı düşünmüyordum fakat geçtiğimiz geceki gibi, başımıza umulmadık şeyler gelebilirdi.

"Hadi, okula geç kalmayalım," dedim kalk, dercesine dizine vurarak.

"Çok umurunda sanki."

Olmadığını biliyordu, belki bu hevesimin sebebini de anlamıştı. Ceketini alacağını söyleyerek kalktığında ben de su almak için mutfağa gittim. Koridorda buluşup dışarıya çıktık ve metroya kadar yürüdük. Metroda tanıdık birkaç kişiyle rastlaştık, Özgür benim yerime de onlarla konuştu.

Okula varınca sabah serinliğinde üşüdüğümü hissettim, ceket almadan evden çıkmıştım. Derse girmek yerine kütüphaneye geçip bir şeyler okumak daha iyi olurdu ama daha sonra öğretmenlerden azar işitmek istemiyordum. Onlara kendimi açıklamaktan gına gelmişti.

Gözlerim kendi isteğimle Tanyeli'yi aradı, dün ona veda ettikten sonra aklımdan çıkaramamıştım. Sınıfa çıkana kadar onu göremedim, belki de harika bir öğrenci olarak dakikalar önceden sırasına oturmuştu. İlk ve ikinci ders aralarında koridorlarda dolaştım, günlerdir kaçtığım Tanyeli'yi aradım. Onunla konuşmayacaktım bile, belki de yalnızca bir kez göz göze gelecektim. Fakat işte bu geceden önce ona doya doya bakmak istiyordum.

Belki de yarından sonra o bir hırsızın gözlerine bakmak istemeyecekti.

Onu çıktığım dördüncü teneffüste de göremeyince tadım kaçtı, sinirlerim epey bozuldu. Zaten son günlerimi her an patlayacakmış gibi yaşıyordum. Altıncı dersten çıkarken Nehir'i mesaj attım. Aynen şunları yazdım.

Tanyeli'yi alıp bahçeye çıkar mısın? Onu uzaktan izlemek istiyorum. Bunun hakkında bir şey sorma ve Tanyeli'ye bir şey hissettirme.

Bir dakika içinde dönüş yaptı.

Ay çok heyecanlıııı. Tamam tamam, gidip bir bakayım neredeymiş.

Tabi heyecanlanacaktı, böyle işgüzarlıklara bayılıyordu. Kara kara düşünen Özgür'e bir göz atıp koridora çıktım, koridor camından aşağıya inip beklemeye başladım. Birazdan Nehir Tanyeli ile binadan dışarıya çıktıklarında ellerinde içecek vardı. Onu görünce gülümsemeye başladım, alnımı cama yaslayıp baştan aşağıya süzdüm.

Saçları her zamanki gibi salıktı, bordu okul ceketi üzerine dökülmüştü. Okul gömleği pileli eteğinin içindeydi, saçları gibi okul eteğinin uçları da rüzgârda hafifçe uçuşuyordu. Bir banka otururken Nehir'in anlattıklarını dinliyor, buzlu kahveyi içiyordu. Onu yakından tanımayı, yanında oturmayı deli gibi istiyordum. Bana bir şeyler anlatmasını, beni dinlemesini, bana gülümsemesini...

Rüzgârda saçları daha süratle uçuşunca Tanyeli'nin saçlarını düzeltmek için mücadelesini izledim. Nehir ona eğilirken parmağıyla boynunu gösterdi, bunun üzerine Tanyeli'nin yüzünde rahatsız bir ifade oluştu, huzursuzca bir şeyler söyledi. Karşılığında Nehir anlıyor gibi gülümsedi, onunla konuşup Tanyeli'nin omzuna dokundu. Nehir her neyi işaret ettiyse, Tanyeli rahatsız olmuştu, acaba ne konuşmuşlardı?

Birkaç dakika sonra kalkıp beraber binaya girdiklerinde bakış açımdan çıkmış oldular. Çenemi sıvazlayarak sınıfa girince çoğunluğun telaşını gördüm, sınav olduğunu anlayıp Özgür'den kalem istedim. Klasik sınav sorularını okudum, yarısından fazlasını yapamadım. Zaten uğraş ve istek de göstermedim.

Son ders bitince soluğu Nehir'in katında aldım, onu yakalayınca omzumun altına çektim. Bu ilgim karşısında gözlerini kıstı, Özgür bizi takip ederken aşağıya indik. Gözlerim Tanyeli'yi ararken, "Eee?" diye ağzını aradım Nehir'in. "Tanyeli ile neler konuştunuz?"

Kaşlarını çatıp kolumun altından çıktı. "Asıl sen niye yanımıza gelip onunla konuşmak yerine uzaktan izledin bizi?"

Özgür bu konudan sıkılmış gibi sağa sola üflerken, Nehir'in omuzlarını sıkıp hafifçe gülümsedim. "Belki ona romantik bir sürpriz yapacağım, bekliyorum. Hadi, bana neler konuştuğunuzu anlat?"

Yüzü gevşedi. "Niye sordun ki, özel bir şey konuşmadık."

"Siz konuşurken... Bir ara Tanyeli huzursuz göründü, sana bir şey anlattı, neydi?"

Beni yolunun önünden çekip yürümeye devam etti. "Konuştuğumuz her şeyi anlatamam, üzgünüm."

Peşine düşüp kolundan çekiştirdim. "Nehir, anlat! Siz konuşurken üzüldü, ne olduğunu merak ediyorum."

"O zaman gidip sor."

Daha nazik olmayı denedim, hiç tahammülüm olmasa da. Gözlerine içtenlikle bakarak, "Lütfen," dedim. "Onu üzen bir şey varsa hemen öğrenmek isterim, lütfen."

Karasız göründü, belki Tanyeli paylaşmasını istememişti fakat öğreneceğim her neyse Tanyeli'ye belli etmezdim. Etrafını gözetip bana yaklaştı. "Ya kulağında bir yara vardı, onu sordum, bu işte. Zaten bana bir şey anlatmadı, geçiştirdi, ben de üstüne gitmedim."

"Yara mı? Nasıl bir yaraydı?"

Üzülmüş görünerek, "Bir yanığa benziyordu, çok bakamadım," dedi. "Zaten sürekli saçlarıyla kapatıyor, görünce sormuş oluverdim. Bir kaza olduğunu söyleyip üstünü kapattı."

Kalbime doğru inceden bir kesik açıldı. "Ciddi mi görünüyordu?"

"Bayağı yanmış görünüyordu, hatta ensesine doğru kayıyordu ama çok göremedim. Kötü bir yaraydı, o yarayla barışık görünmediği belli, sürekli saçları salık... Ay bak, sakın bunu bildiğini söyleme!"

"Sende benden başkasına söyleme..."

"Bak, bir de laf sokuyorsun, yalvarmaya başlama diye söyledik..." omzuma vurup yanımdan geçti, birkaç kız arkadaşına katılarak ilerledi.

Nasıl bir yarası olduğunu kendi gözlerimle görmek isterdim ama ona o kadar yaklaşamayacaktım. Demek kaza geçirmişti, canından da olabileceği bir kaza mıydı? Nasıl yanardı ki bir insanın kulağı, hangi şartlardı, ne kadar can acıtarak...

Demek saçlarını hep omuzlarında, yüzünün yanında taşımasının sebebi buydu.

"Sen kendinin ne yaşadığını farkında mısın?" dedi Özgür, beni okul kapısına sürükleyerek. "Bu kadar ufak bir şeye üzülme."

"Biliyor musun, asap bozmada bir numarasın, seni nereden arkadaş edindim ki..." öfkemi ondan çıkarmaya başladım. "Akşam gelmeyeceğim, tek başına yap!"

"Geç şöyle, araba çarpacak..."

Kaldırımdan inerken beni tuttu, yanına çekti. Kolumu ondan kurtarıp yüzümü ovaladım. Önümüzdeki birkaç dakika, kalbinin kırılmaması için benimle konuşmasa iyi olurdu, sanırım bunu fark edip sessiz kaldı. Yolun karşısına geçerken de bir farkındalıkla adımlarım yavaşladı. Onunla içinde olduğum konuşma, kedinin çirkin olduğunu söyledikten sonra bana olan bakışları, gücenmiş tavrı... Bir yaranın insanı eksik yaptığını söylemem üzerine bana karşı çıkışı... Kendinden mi yola çıkmıştı? Ona kendisinin eksik ve çirkin olduğunu mu hissettirmiştim? Ama kediden bahsetmiştim, ne kadar uzaklaşmak istesem de ona soğuk davransam da çirkin olduğunu söyleyemezdim.

"Allah belamı versin..." kaldırıma çıkarken sırtımdan soğuk terler akıyordu.

"Alp!" diyerek beni sarstı Özgür. "Allah belamızı verecek zaten, bu kadar istekli olma. Tanyeli'nin bile unuttuğu bir kazaya üzülme, çok anlam yüklüyorsun, canını daha çok yakıyorsun."

"Harbi kalpsizsin sen ha..."

"İyi ki de, iyi ki! Bir de bu saçmalıklarla uğraşılmaz."

Bana kendince öğütler vererek metroya inerken, "Az önce sinirle söyledim," diye düzelttim. "Akşam geleceğim."

Bana içini çekti. "Biliyorum dostum, biliyorum."

Araca binince pek konuşmadık, çok sayıda insan vardı. Bileğimdeki zinciri izleyip dokunarak dakikaları geçirdim. Özgür benden önce indi ve ben de biraz sonra semte ulaştım, eve geçerken marketin olduğu sokağı kullanıp içeriyi kontrol ettim. Özgür ile konuşacağımız hiçbir detay kalmamıştı, daha önce hepsini konuşmuştuk.

Eve varıp içeriye girince annemi aradım. Odasındaydı, ahşap, eski tip sandığından bir şeyler çıkarmış bakıyordu. O sandık annemin küçüklüğünden, kendisine annesinden kalmaydı, ne kadar eskirse eskisin atmıyordu. Birkaç fotoğrafa baktığını görüp yanına yürüdüm, yukarıdan elindekilere baktım.

Babam ile benim küçüklük fotoğraflarımdı.

Babamın fotoğrafları eski, yıpranmışken benim fotoğraflarım daha temiz, yeniydi. Bu fotoğrafı görenler bugünlerde genç bir delikanlı olduğumu öğrenirdi.

Bu fotoğrafların eskiyeceği kadar yaşayamamak... yalnız beni değil, annemi de öldürecekti.

"Merhaba anne," diye seslendim. Geldiğimi çoktan anlamıştı.

Kafasını arkaya atıp bana gülümsedi. "Merhaba canım, hoş geldin."

Annemin yumuşak yüzünü görünce kafamın arkasında bir ağrı başladı, bu resmen acının verdiği bir ağrıydı. Dizlerimi kırarak eğildim ve yüzünü kavrayıp yanaklarından doyasıya öptüm. Ölürken yanımda olmasını istemiyordum ama o yanımda yokken nasıl ölecektim? Babamı son kez görememişti, beni de göremeyecekti.

"Neden öyle bakıyorsun?"

"Nasıl?" dedim anneme.

"Özledin mi sen beni?" dedi kıkırdayarak.

"Özledim tabi anne."

O da benim yüzümden öptü. "Üstünü değiştikten sonra yemek ye, ocağın üstünde."

Onu anladığımı göstererek doğruldum ve beter halimi görmemesi için odadan hızlı çıktım.

Yemeğimi annemle yesem iyi olurdu. Onu daha çok görmeliydim.

Sahi, ona neden bir çiçek getirmiyordum?

Kapıyı açarak çıktım, hızla aşağıya indim. Annem, holden geçerken adımı seslense de durmadım. Dışarıya çıkıp süratle yürüdüm, bildiğim çiçekçi tezgâhına kadar ilerledim. Dakikalar sonra sokağın köşesindeki küçük çiçekçiye ulaşıp cebimden biraz para çıkardım, annemin en sevdiği çiçek olan papatyalardan aldım. Eve geri koşarken gülümsüyordum.

Nefes nefese sokağa girince yavaşladım, saçlarımı düzelterek bahçe kapısından girdim. Anahtarımı unutmuştum, kapıyı tıklattım ve annem çok çabuk açıp endişeyle bana baktı. Ben ayakkabılarımı çıkarıp eve geçerken, "Nereye gittin bir anda?" diye sordu.

Arkama sakladığım çiçek buketini çıkarıp kendisine uzattım. "Sana çiçek almaya gittim."

Kırışan yüzünde gülümseme emareleri göründü. "Nereden çıktı şimdi?" Ellerini çiçeklere doğru uzattı.

Bir kese kâğıdı rengindeki desteye sarılmış buketi alıp kokladığında annemi hep bu andaki gibi hatırlamak istedim. Bunun yolu da ona uzun uzun bakmaktan geçiyordu. "Seni gördüm ve aklımda çiçekler belirdi, sebebi sensin bu çiçeklerin."

Çiçekleri yüz hizasından indirip kıkırdarken, "Birini benden daha çok sevmene nasıl dayanırım bilmiyorum ama romantik olman iyi bir şey," dedi.

Yükselip yanağımdan öptü.

"Kaç güne solar acaba..."

"Çiçekler mi? Çok uzun sürmez."

"Solarsa at," diyerek düşünceler içinde odama doğru ilerledim. Kalırlarsa, annem saklarsa iyi olmazdı. Bir de çiçeklere bakıp beni hatırlarsa acısı katlanırdı. Doğrusu çiçeğe gelene kadar neler neler hatırlatırdı beni anneme.

Ölmek ne kadar zormuş.

Odamda bir süre oturdum, hava kararınca annemin sesiyle girdiğim transtan çıktım. Aşağıya inerken onu endişelendirmeyen yüz ifadesi takındım, mutfaktaki masada annemin karşısına yerleşip kasedeki çorbayı içmeye başladım. İnceleyici gözlerini yüzümde gezdirerek, "Tanyeli ile aranız nasıl?" diye sordu.

Üzerine düşünmeyeceği bir cevap arayıp, "İyi," dedim. "Okulda bir araya geliyoruz, konuşuyoruz. İyi kız ama... onunla tanıştıkça hislerimin arkadaşça olduğunu anladım."

"Yaaa," derken sesi son derece hayal kırıklığıyla doluydu. "O da mı seni öyle görüyor?"

"Bence öyle," dedim. "Her beğendiğim kıza... aşık olacak değilim ya?"

Annem söylediğimden memnun kalmadı. "Tam bir çapkın gibi konuştun, hiç hoşuma gitmedi."

Dudaklarımı kıvırıp gülümsedim anneme. Serseri biri olup çıkmamdan endişe duyuyordu ama bunun için bile vaktim olmayacaktı. Yediğim salatadaki domates boğazımdan geçerken takıldı, oluşan yumru canımı yaktı. Domatesten bile ölümün tadını alıyordum.

Yemek bittiğinde annemin yanından ayrılmadım, o bir şeylerle meşgul olurken izledim. Oturma odasına geçtiğinde de sessizce takip ettim ve karşısındaki koltuğa yerleştim, o televizyondaki bir filmi izlerken ben de annemi izledim. Aşk filmi seçmişti, romantik filmleri seviyordu ve çoğunda ağlıyordu. Biliyorum ağlamasının sebebini, babamı hatırladığını.

Film daha bitmeden uyuya kaldığında uykunun derinleşmesini bekledim. Sonrasında sessizce yanına gidip sırtından ve bacaklarının altından tutup kaldırdım annemi. Odasına girip yatağına bıraktım ve çıkmadan önce yüzüne sevgiyle baktım. Papatyaları vazoya koymuştu, odasında hafif bir çiçek kokusu vardı.

Ben öleceğim anne... ama sen, sen n'apacaksın?

Kapısını yavaşça örttüm ve odama çıkıp ilaçlarımı komodinden çıkardım. Bu ilaçlar olmadan son haftaları geçiremezdim, baş ağrılarımın sıklığını azaltmıştı. Çantamı açıp içerisine gerek gördüğüm eşyaları koydum, siyah ceket ile şapkayı aldım. Bu gece son kez deneyecektik ve bir sorun çıkacağına dair korkum yoktu.

Gerçi benim tüm korkularım yalnızca ölüm korkusunda toplanmıştı. Harici bir şeyden korkmuyordum.

Saat iki buçuğu gösterdiğinde odamdan ayrıldım. Evden çıkarken çok sessizdim. Öncelikle sokağı, sonra ilerlediğim yolu kontrol ettim. Kameraların olduğu sokaklardan kaçınıyordum, yüzümü şapka ile gizliyordum. Bu geceden sonra kıyafetlerimi atacaktım.

Çırağı ayakkabısından tanımıştım.

Bir görgü şahidi de bizi kıyafetimizden tanıyabilirdi.

Kemal'in evine yaklaştıkça kalp atışlarım hızlandı. Telefonla haberleşmeyecektik, öyle anlaşmıştık. Eğer yakalanırsak bu saatte yapılmış bir görüşme dikkat çekerdi. Başımı sokağa çevirdim ve Özgür'ü de diğer sokağın köşesinde gördüm. Bakışlarımız birleşince etrafı kolaçan ederek birbirimize yürüdük. Evin önünde buluşunca, "Maskeler," dedim.

Cebinden, o geceki maskeleri çıkardı.

"Biriyle karşılaştın mı?"

"O deli adam var ya, onu gördüm. Şu, ellerinde çiçekle bekleyen adam..."

Garipsedim bunu. "O geceleri evine dönüyordu."

"Demek artık geceleri de bekliyor..."

Hazır olduğumuzda evin bahçe kapısına yürüdük ve girerken yakınlardaki komşu evlere baktık. Çok sessiz ve karanlıktı her yer. Kapıyı ilkinden daha kolay şekilde açıp içeriye girdik ve koridoru telefon flashıyla aydınlatıp doğrudan odaya geçtik. Hızlı ama sakince etrafı aramaya başladık.

"Berjere bakmıştık, tekrar bakıp vakit kaybetme," dedi.

"Evet hatırlıyorum," diyerek adamın dolabını açtım. Işığı geniş dolap içine doğrulttum. Çoğu koyu renkli gömlekler, ceketler askıda, pantolonlar raflardaydı. Raf aralarına, çekmecelere ve kıyafet ceplerine kadar baktım ama dolapta hiçbir şey bulamadım.

"Yatağının altında olabilir," dedi Özgür.

Dolap kapaklarını kapatıp ona döndüm. "Veyahut... salonda, evin başka yerinde."

"Tamam, sen de oraya bak."

Koridora çıkıp oda kapılarına baktım ve oturma odasına geçtim. Burası sade ve düzenliydi. Bir göz atıp paranın saklanabileceği yerlere baktım. Televizyon ünitesi genişti, belki orada bir şeyler olabilirdi. Işığın yardımıyla ahşap renkli ünitenin kapaklarını açtım, içerisine baktım ama hiç de para saklanacak bir yer olmadığını anladım. Gereksiz birkaç ev eşyası vardı, bazı evraklar ve dosyalar. Sinirlenerek kapaklarını kapatıp doğruldum ve oturma odasında yavaşça gezinip gizli bir yer aradım. Koltuklar sandıklı olabilir miydi? Belki içlerine saklamıştır.

Görmek için koltuklardan birisini kaldırdım ve aynı zamanda tok bir ses duydum. Nefesimi tutup anlamaya çalıştım, belki de koltuktan gelmişti. Tahmin ettiğim gibi koltuk sandıklıydı, içine bakmak için eğilirken bir ses daha duyup duraksadım. Gözlerim kendiliğinden açıldı, ensemdeki tüyler diken diken oldu. Hareketsizleştim ve bu sesin devamını bekledim, yürüme sesi kulaklarımı doldurup beni kaskatı yaptı.

Geçen geceki gibi tesadüf eseri bir karşılaşma ihtimali gözlerimi kör edecek bir ışıkla zihnimde parladı. Başımı ağır ağır arkaya çevirdim, kapı aralıktı ve yemin ediyorum ki birisi koridorda yürüyordu. Özgür müydü? O olsa doğrudan buraya gelmez miydi? Konuşmaz mıydı? Gölge kapı önünden yürüyüp geçtiğinde titreyen bacaklarım üstünde doğruldum.

Yoksa... döndü mü? Bu Kemal mi?

Kulaklarım uğuldarken parmak uçlarımda ileriye gittim ve saniye geçmeden bağırma sesini duydum. Sırtım dimdik oldu ve neredeyse elimdeki telefon düşüyordu. Bu bağırmadan sonra bir şeyler yere düşerek gürültü çıkardı, zihnim ileriye çıkmak isterken bedenim donup kaldı.

Şaşkınlık kelimelere döküldü. "Sen kimsin lan!"

Gördü, Özgür'ü gördü!

Ona ne yapacaktı? Özgür'ün sesini duymadım, tabii ki tanınmak istemezdi. Tekrar bir şeylerin düşme sesi gelince bedenim öne çıktı, aralık kapıdan süzülerek çıkarken soluk sesleri kulağıma geldi. "Kimsin lan sen! Çıkar şu maskeni, bırak paralarımı!"

Paralarını bırakmasını söylüyordu, bu Özgür'ün paraları bulduğu anlamına mı geliyordu?

Üç adımdan önce oraya gidemezdim ama sanki bacaklarım ağırlaşmıştı. Burada olmak istemiyordum ama o an yaşamı dahi ayaklarımın önüne serseler Özgür'ü bırakıp gidemeyeceğimi biliyordum. O üç adımı geçtim ve boğuşma seslerine ulaştım. Başımı kapıdan içeriye çevirip baktığımda Kemal'in sırtını gördüm. Özgür yerdeydi, Kemal'se onun üstüne çullanmış, bir eliyle maskesini çıkarmaya, bir eliyle de yerdeki küçük kasaya ulaşmaya çalışıyordu.

Kasa, yani para.

Kemal, "Çıkar lan maskeni!" diye bir daha bağırdı gözü dönmüş halde. "Evime girersin ha! Öldüreceğim seni şerefsiz!"

Özgür onunla boğuşuyordu ama Kemal iri ve ağır bir adamdı, üstünden kaldırması zordu. Maskesini çıkardığı halde her şey biterdi, bir nefeste yakalanırdık. Elim alnımda biriken tere yaklaştı ve parmaklarım o terle ıslandı. Ayaklarım beni eşikten içeriye geçirdi ve ses çıkarmasın diye soluğum yavaşladı. Arkasından yaklaştım ve yerdeki kasayı alarak doğruldum, bu hamlemle birlikte ikinci bir kişinin varlığını fark eden Kemal duraksadı ve başı ağırca buraya döndü.

Gözlerimi kırpışımda göz kapağımdaki ateşi, teri hissettim. Çelik kasanın ağırlığı kollarımla beraber yukarıya kalktı ve Kemal'in büyüyen gözlerinin önüne eli geçti. Bu elin beni durdurmak için bir hareket olduğunu zihnim pusun içinde olsa da anladım. Ama sonra kollarım aşağıya düşmek için yalvarır hale geldi ve elimdeki ağırlık sertçe onun suratına çarptı.

Daha ellerimdeki kasa aşağıya inmeden o darbenin etkisiyle düşmüştü.

O tok sesin arasında kulaklarımın çınlamasını da işittim. Sanki birisi ensemde nefes alıyordu. Gözlerim Kemal'in kana bulanan yüzünü, sonra da elimdeki kasayı buldu. Kasadaki kan damlaları parkeye akıyordu.

"Siktir."

Ben söylemedim. O an konuşamazdım. Özgür ağır hareketlerle önce sırtını yerden kaldırdı, sonra tamamen ayağa kalkıp bir iki adım geriye gitti. Maskemin arkasındaki büyümüş gözbebeklerim onunla buluştu. Dehşet içinde bakıyordu. "N'aptın!"

Dudaklarım aralanıp çaresizce birbirine geri yaslandı ve Özgür Kemal'e doğru eğilecek oldu, fakat sonra elini korkarak geriye çekti. Pencereye koşup perdeyi hafifçe açtı, telaşla bakıp yanıma doğru geldi. "Kimse yok etrafta, sesleri duymamışlar! Hadi, çabuk!"

Kolumdan tutup beni koşturmaya başladı. Başım omzumun arkasındaydı. "Ambulans..."

"Saçmalama lan! Ne ambulansı! Yakalanmak mı istiyorsun! Çıldırdın mı!"

Ne istiyorum? Kusmak. Tabi, vücudumdaki ağırlığın çoğu midemde, kusarsam kurtulabilirim.

Koridoru geçip sokak kapısını açtı, kafasını çıkarıp baktıktan sonra, "Nereden çıktı bu Allah'ın cezası!" dedi. "Şimdi mi dönmek zorundaydı! Bu saatte mi!"

Beni kendisiyle beraber sokak kapısından çıkardı ve bahçeden yürüyerek geçti. Önce evden, sonra sokaktan uzaklaştık ve dar, karanlık başka bir sokakta durduk. Ellerime uzanıp kasayı aldı ve gözlerime bakarak, "Eve git," dedi. "Ben seni arayana kadar hiçbir şey yapma."

Sadece anladım, düşünmedim. Evet anlıyorum, eve gitmem gerektiğini söylüyordu. Başka hiçbir şey yapmayacaktım. Ellerimi kaldırıp parmak uçlarımdaki kana baktım ve sonra kokusu burnumdan sızıp mideme yükseldi. Ona başımı salladım ve arkamı dönüp koşmaya başladım.

Kusmadan önce eve varmam lazımdı.

BÖLÜM SONU.

Hafta sonu diğer bölümde görüşürüz. 🤍